Çölyak hastası Tan Ukav'ın hikayesini,
annesi Derya Ukav anlatıyor:
Hayatın meyvesi derler çocuk için…
Bizim de meyvemiz 3 Ekım 2000 tarihinde oluştu. 5 yıllık
yoğun iş temposundan çocuk düşünmeye pek fırsat bulamamıştık.
İnanılmaz zevkli ve sağlıklı geçen bir hamilelik sonucunda
4 Haziran 2001 tarihinde dünyalar tatlısı oğlumuz Tan
dünyaya geldi. Yorucu geçen 13 saatlik uzun yolculuk
beni ve Tan'ımı çok yormuştu ama olsun, artık birbirimize
kavuşmuştuk. Çok sakin ve huzurlu günler geçiriyorduk.
Her yeni gün bizim için harikaydı.
Bebeğim anne sütü ile besleniyordu.
Oldukça kilo almıştı. Hatta dedesi ona "Tostos"
adını taktı! Derken ek gıdalar zamanımız geldi. Minik
tostosum artık beslenmek istemiyordu. Gelişiminde boyu
iyi bir seyir izlerken kilo alımı durmuştu. Doktorumuz
oğlumu renksiz bulmaya başlamıştı. Kan değerleri de
düşük çıkıyordu. Bizi bir hemotoloğa yönlendirdi. Yapılan
kan tahlillerinde benim ve oğlumun "Thalasemia
Minor" (Akdeniz anemisi taşıyıcısı) olduğumuzu
öğrendik. Kan değerlerini yükseltmek için takibe girdik.
İştahı açılır, kilo alır diye bekledim ama değişen bir
şey olmadı. Yemek yemek bizim için bir işkence olmaya
başlamıştı.
9 aylıkken Avusturalya'ya bir seyahat
yaptık. İyi gelir derken, kaka sayımız arttı, ara ara
kusmalarımız basladı. Doktorumuz beslenme şeklini değiştiriyordu
ama sonuç hep olumsuzdu. Boyu uzadığı için hiç kilo
almaması onu daha da zayıf göstermeye başlamıştı. Bizim
için dünyanın en değerli varlığıydı. 1 kaşık daha fazla
yedirmek için ne yapacağımı şaşırmıştım. Ailedeki herkes
de bizim için seferber olmaya başladı. "Kimi çocuk
böyle büyür" "Babası da küçükken yemezdi,
o da zayıftı" diyorlardı. Herkes çok hareketli
olduğu için sağlığı yerinde diyordu. Evet, çok ama çok
hareketliydi. Hatta herkes emeklemediğini, adeta uçtuğunu
söylüyordu.
Anne yüreğimde ters giden birşeyler
olduğunu biliyordum. Artık tabağındaki yemek nasılsa,
bezindeki kakası da aynıydı. Hatta oğluma her seferinde
"Yoksa karnımdayken bir organını mı unuttun?"
diyordum. Artık kaka sayımız iyice artmıştı. Günde 7-8
kere yapar olmuştuk. Her yapışı o kadar fazlaydı ki
şaşırıp kalıyorduk. Çünkü bu kadar yemiyordu. Peki vücudu
bunu nasıl yapıyordu? En sonunda Prof. Dr. Figen Çullu'ya
gittik. Yapılan muayene ve kan tahlillerinin sonunda
şüphesini dile getirdi. "ÇÖLYAK". Kesin teşhis
için ince bağırsak biyopsisi yapılması gerekiyordu.
Tan 13 aylıkken biyopsisi yapıldı, kesin tanı kondu.
O gün hayatımın en çaresiz günüydü.
Elimde yasaklarla dolu bir diyet listesi vardı. Oğluma
kilo alsın diye yedirdiğim tarhana çorbaları, ekmek,
makarna, poğaça gibi yiyeceklerle aslında onu zehirliyormuşum!
Buna inanamıyordum… Babamın sözü ise son noktayı koymuştu.
"Ben tostosumu parka götürdüğümde ona bir simit
bile alamayacak mıyım?" Aklıma hamilelik günlerim
geldi. Her karnımı sevişimde, "Oğlum büyüsün onunla
hamburger yemeğe gideceğim" derdim. Ama oğluma
belki de ömrü boyunca hamburger yediremeyeceğimi öğrenmiştim.
O kadar çaresizdim ki oğluma ne yedireceğimi
bile bilmiyordum. Figen Hanım beni anladığını söyledi,
bu konuda kurulan dernekten bahsetti. Yalnız olmadığımı,
bunun bir hastalık sayılmayacağını, oğlumun beslenme
şeklini değiştirerek yaşamına devam edeceğini söyledi
ve bize Oya Özden hanımdan bahsetti. (Kendisine şimdi
Oya Abla diyorum. Çünkü şu an benim için ablamdan farklı
olmadığı gibi, o olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Beni
yönlendirmesi, bana güç vermesi, oğlumun sağlığına kavuşmasını
sağladı.)
Artık annem ve ben mutfaktan çıkmadan
yapabileceğimiz tüm yemekleri hazırlayarak oğluma yediriyorduk.
Kardeşimin Almanya'da olması bizim için inanılmaz bir
şanstı. Bize hemen glütensiz tüm yiyeceklerden gönderdi.
Ülkemizde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin çıkardığı
özel diyet nişasta ekmeği dışında hiçbir glütensiz yiyecek
bulunmuyordu.
Geçen bir yılı düşünüyorum da, oğlum
çok yol katetti. Artık o tontiş yanaklarını öpmek ayrı
bir zevk...