Gazanfer Özcan, özel tiyatrosu ve televizyondaki başarılı çalışmalarıyla tiyatroyu yaşatan usta bir oyuncu... Özcan'la, hiç vazgeçmediği tiyatro tutkusundan beyaz cama, keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Tiyatro
yeteneğinizi nasıl keşfettiniz?
Çocukluk yıllarımda mahalle sakinlerinin, aile yakınlarımızın
ve dostlarımızın taklidini yapardım. O zamanlar mahallemizde genç
bir hanım vardı, üniversite öğrencisiydi. Yaptığım taklitleri
çok başarılı bulurdu. İşte o hanımefendi lise yıllarımda İngilizce
öğretmeni olarak karşıma çıktı. Çocukluğumu yakından tanıdığı
için yıl sonu müsameresine beni önermişti. Tiyatroyla tanışmam
da böyle oldu. İlk önce, okulda kurulan jüri önünde verdiğim sınavı
geçtim. Daha sonra İbn-ür Refik Ahmet Nuri Bey'in Hisse-i Şahika
adlı oyununda, Bican Efendi tiplemesiyle ilk rolümü oynadım. Aradan
bir yıl geçtikten sonra şehir tiyatrolarına girdim ve 1949 yılında
da kadrolu olarak çalışmaya başladım. Gönül Hanım'la 1962 yılında
evlenmemizin ardından kendi özel tiyatromuzu kurduk.
Anadolu turnelerine çıktınız mı?
Geniş bir kadromuz olduğu için on iki ay boyunca çalışmamız gerekiyordu.
On sekiz yıl boyunca mayıs-eylül ayları arasında turneye çıktık.
Kadromuzun geniş olması ve dönemin zorlukları nedeniyle iki büyük
şehre gidebildik. O zamanlar bir buçuk ay İzmir'de, bir ay Ankara'da
kalarak perde açıyorduk. Beş yıl önceyse, daha fazla şehri kapsayacak
şekilde turnelerimize tekrar başladık.
Tiyatronun bugünkü durumu hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Sıkıntı yaşadığımız dönemler oldu ve olmaya devam ediyor. Bu sıkıntının
nedeni aslında ekonomik... Tiyatronun o kadar çok görünmeyen masrafı
var ki, altından kalkmak kolay değil. Olmayan parayla bütün bir
yılı oyuncularınıza garanti etmek durumunda kalıyorsunuz. Devletin
de düzenli, istikrarlı bir tiyatro politikasının olması gerekiyor.
Devlet özel tiyatrolara yardım ediyor, fakat orada bile belli
bir statü ve düzen yok. Yapılan yardımlar, masrafların yanında
yetersiz kalıyor. Ancak şunu da söyleyebilirim ki, her yıl daha
iyiye ulaşmak için bir çaba sarf ediliyor.
İzleyicinin tiyatroya ilgisi değişti mi?
Seyirci çok değişti... Bir örnek vereyim; biz önceden haftada
dokuz oyun sahnelerdik ve her oyunda salonumuz dolardı. Bugün
bunu sağlamak çok kolay olmuyor. 1964 yılında, 38 özel tiyatro
vardı. Birçok tiyatronun kapanmasıyla bu sayı azaldı. Giden seyircinin
yerine maalesef yenisi gelmedi. Seyircinin azalmasındaki en büyük
neden televizyon kültürü oldu. Seyirci televizyonla birlikte rahata
alıştı; artık tiyatroyu, müzikali, eğlenceyi evinde hiçbir masrafa
girmeden seyredebiliyor. Ekonomideki gelişmeler alım gücünü azalttığından,
seyircinin tiyatroya ayıracağı para da azaldı. Bir de seyirci
tatillerini seyahatlere çıkarak değerlendirmeye alıştı. Biz önceleri
bayram tatillerinde ilave matineler yapardık. Şimdi bunu da yapamıyoruz;
tatillerde İstanbul'un yarısı şehri terk ediyor.
Bir
dönem perde kapatmıştınız. O dönem nasıl geçti?
Yaklaşık on iki yıl önce kadromuzu kurmak için oyuncu arıyor,
fakat bir türlü bulamıyorduk. Çünkü insanlar bir yerlere dağılmıştı;
gelir kaynağı yüksek yerlerde, özel televizyonlarda çalışmaya
başlamışlardı. O yıllar özel televizyonların ilk dönemleriydi.
Oyunu konuşturacak insan bulamayınca, artık bu işin bittiğine
karar verdik ve 1994 yılında perdeyi kapattık. Bir hafta sonraysa
verdiğimiz karara pişman olmuştuk.
Ben, tiyatro sevgisini tedavisi mümkün olmayan bir hastalık olarak
tanımlarım. Haliyle bu hastalıktan kopmak mümkün değil. Üç yıl
boyunca perdemiz kapalı kaldı ve bu seneler bizim için çok zor
geçti. Tiyatroya ara verdiğimiz dönemde Kuruntu Ailesi adlı dizi
çalışmamızı sürdürüyorduk. Dizideki ekibimiz tiyatrodakiyle aynı
kişilerden oluşuyordu. Bu nedenle tiyatronun yokluğunu çok fazla
hissetmedik. Perde hiç kapanmamış gibi aynı havayı yakalamaya
çalıştık. Ancak, dizi çalışmamız bitince tiyatro yapma isteğimiz
arttı ve perdeyi açarak, her şeye yeniden başladık.
Genç tiyatro oyuncularının tiyatro aşkı
sizinki kadar güçlü mü?
Gençlerde tiyatroya ilgi, özellikle oyuncu olma hevesi arttı.
Bu gelişme, bir yerde gençlerimizin ailelerinin de tiyatroya ilgi
duyduklarını göstermesi açısından önemli. Kadromuz iyi eğitilmiş
genç insanlardan oluşuyor. Bu bile gençlerin tiyatro tutkusunu
göstermesi açısından güzel bir örnek.
Sahne öncesinde rolünüze hazırlanırken
heyecanlanıyor musunuz?
Heyecan hiç bitmiyor. Biz oyuncular oyunun başlamasından üç dört
saat önce tiyatroya gelir, hazırlıklarımızı yaparız. Sahneye çıktığımızdaysa
her şey bambaşkadır. Heyecan yine vardır, nabız atışımız değişir,
tansiyonumuz iner ve çıkar, fakat çok garip bir şeydir ki; bedenimizde
ağrılarımız varsa, sahneye çıktığımız anda hepsi diner.
Televizyon dizinizin başarısını neye bağlıyorsunuz?
Televizyondaki çalışmamız her şeyden önce tek güvencemiz. O yüzden
tüm özverimizle sürdürüyoruz. Çok iyi bir ekibe sahibiz ve orada
da ikinci bir aileyiz. Senaryo konusunda çok şanslı olduğumuzu
söylemek isterim. Çok yetenekli genç bir hanım senaristimiz var.
Her hafta altmış sayfalık senaryo yazarak insanları konuşturuyor
ve çıkardığı işi seyirciye de beğendiriyor. Bunu başarmak hiç
de kolay değil.
Sahnedeyken yaşadığınız ilginç bir anınızı
paylaşır mısınız?
Yıllar önce şehir tiyatrolarında bir oyun sergiliyorduk. Ön sırada
oturan bir seyirci oyun sahnelenirken bir şeyler söylüyor, gülüyor;
adeta oyuna iştirak ediyordu. Bir oyuncu olarak dikkatim dağıldı,
durmak zorunda kaldım ve o seyirciye yönelerek, "Lütfen yerinizden
kalkıp en arka sıraya geçiniz. Siz birinci sırada oturacak seyirci
değilsiniz. Tiyatronun ne olduğunu öğrenmek için en arka sıradan
başlamalısınız" dedim. Tiyatro izlemek de bir adabımuaşeret
gerektiriyor. Bunu öğrenmek için de, çocuk tiyatrolarından başlayarak
tiyatroyu bir alışkanlık, bir kültür haline getirmeli.
ETİ hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir
miyiz?
ETİ, bildiğim ve güvendiğim köklü bir firma. Çevremden Çikolata
Keyfi ürünlerinin güzel olduğunu duyuyorum. Ancak şeker hastası
olduğum için ETİ'nin tatlı ürünlerini tüketemiyorum.